Ara

Populer Sayfalar

Son Yorumlar

Toplam Goruntulenme Sayisi

Hakkinda

-
22 Haziran 2014 Pazar

Bu aralar, çocukların çizgi film izleme mevzusunu tekrar gündemime aldım. Evimize televizyon almadığımız için kesinlikle pişman değiliz, yalnız ipad ya da bilgisayar gibi elektronik aletlerle içimizi rahatlacak şekilde hangi çizgi filmi izleyeceklerini belirliyor ve izleme süresini kısıtlı olacak şekilde ayarlıyorduk. Uzun zamandır çocuklarıma yeni bir çizgi film izletmemiştim ve bu da beni rahatlatmıştı. Çünkü hep aynı çizgi filmin farklı bölümlerini de izleseler, bir süre sonra aynı tür çizgi film izlemek onlara cazip gelmiyor. Çizgifilm izleme sorununu kendim doğrudan kısıtlayarak değil, onların isteksizliğiyle kontrol altına almayı daha doğru buluyorum. Yalnız bir iki hafta önce,  bir ortamda bir yetişkinin yeni bir çizgifilmi çocuklarıma tanıtmasıyla, çocuklarımda çizgifilm izleme isteği arttı. Eşimle bu çizgifilmi izlemelerinden çok da memnun değiliz. Bugün tekrar bu konuyu gündemime aldım ve çocukların TV ya da çizgiflm izleme konusundaki uygulanabilir en doğru yaklaşımları içeren farklı TV programlarını, radyo programlarını, yazıları vs. tekrar dinlemeye ,izlemeye okumaya karar verdim. Benim gibi bu konuda kararsızlık yaşayan başka annelere de faydalı olur düşüncesiyle burada paylaşmayı uygun gördüm. Aşağıda çocukların TV ya da çizgifilm izlemelerine dair farklı kaynakları inceleyebilirsiniz: (Son iki paylaşımın dili İngilizce.)

Aile Rehberi/Çocuklar ve Çizgifilm

TV Alışkanlığı ve Çocuk Gelişimi

Çocuğunuza Televizyon Bakmasın

Children Who Watch Too Much TV May Have 'Damaged Brain Structures'

Warning To Cut TV for Young Children


Yukarıdaki paylaşımların ayrı ayrı değerlendirilmesi gerekli. Arada görüş farklılıkları olabilir. Ayrıca bu kaynakların bazıları TV ya da çizgifilmin nasıl kısıtlanacağı ya da engelleneceğinden ziyade zararları üzerinde yoğunlaşmış. Amacım karar verecek annelerin farklı bakış açılarına sahip olarak verecekleri kararlarda daha isabetli davranmaları. Allah nasip ederse TV kısıtlama ya da tamamen engelleme konusunda neler yapılabileceğine dair başka bir yazı yazmayı planlıyorum....

Birsen YILDIZ



15 Haziran 2014 Pazar
Bir önceki yazımda, İngiltere'de yaşayan ailelerin, hem kendilerinin  hem de çocuklarının Türkçe dil kullanımına önem vermeleri gerektiğini vurgulamış, çocuklarının anadili gelişimini desteklemeleri adına bazı tavsiyelerde bulunmuştum. Peki anadilimiz Türkçe'nin okur-yazarlık seviyesinde kullanılması neden bu kadar önemlidir? Türkçe'nin, çok uzak değil belki on, onbeş yıl sonrasında ebeveynler tarafından çocuklarıyla iletişim dili olarak kullanılmayacak olması beraberinde ne gibi sorunlar getirecek?

İkidillilik(bilingualism) ve çokdillilik (multilingualism), Türkiyeli çocuklarımıza bu ülkede yaşamanın belki de en büyük getirisi diyebilirim. Çocuklarımız Türkçe'yi okur-yazar seviyesinde kullanabildiği takdirde iki ve ya daha çok dilde okur-yazar olmanın da üstünlüğünü yaşayacaktır. İki dilli yetişen çocuklarımız, birçok kavramın karşılığını tek dilli çocuklara oranla daha fazla kelimeyle düşünecek ve ifade edecek, bu da hiç şüphesiz düşünce ve ifade zenginliğiyle beynin işlevselliğini arttıracaktır. 

Somut bir örnek vermek gerekirse; gözlük nesnesi, İngilizce'de "glasses", Kürtçe'de "berçavk" kelimeleriyle ifade edilmektedir. İngiltere'de yaşayan, annesinden Kürtçe, babasından Türkçe, okul çevresinden de İngilizce'yi edinmiş bir çocuk, İngilizce olan "glasses" kelimesinin "cam"dan hareketle ortaya çıktığını bilecek, Türkçe'de "gözlük" kelimesinin "göz"den türediği bilgisine sahip olacak, Kürtçe'de "berçavk" sözcüğüyle bu nesneyi "göz" kelimesiyle birlikte pozisyonuyla da ilişkilendirecek (*) ve böylece bu çocuğun beyni bir nesneyi çok farklı özellikleriyle kodlayacak ve hafızaya kaydedecek. Yani, hammaddesiyle, desteklediği organla ve pozisyonuyla ifade edilen "gözlük" kelimesinin her üç dili rahatlıkla kullanabilen için hem düşünce hem de ifade zenginliği kazandıracağı şüphesiz. (Yazının sonunda beynin işlevselliğine dair daha fazla örnek mevcut.)


Türkçe'yi konuşamaz hale gelen Türkiyeli nesiller, ikidillilik ya da çokdilliliğin üstünlüklerinden mahrum kalmanın yanında, geçmişteki zengin kültürden de uzak yaşayacak ve bu kültürü gelecek nesillere aktaramayacak. Bunun en acı örneğini kendi hayatımdan vermek istiyorum. Kürt asıllı bir Türkiyeli vatandaşım fakat bir dönem Kürtçe'ye yapılan baskılar sonucunda gerçek anadilim olan Kürtkçe'yi sadece annemle ve kısıtlı bir çevrede kullanabildim. Bu şekilde kısır kalan Kürtçe'yi, üniversite okumak için İstanbul'a yerleştikten sonra çok az konuşabilir hale geldim. Uzun yıllar bu durum beni rahatsız etmedi. Fakat son bir kaç ay önce memleketimde ağabeyimin düğününde annemin Kürtçe'yle söylediği şarkıları, şiirleri dinlerken aslında Kürtçe'yi çok iyi konuşamamakla ve artık ancak çok azını anlamakla ne kadar büyük bir zenginlikten mahrum kaldığımı farkettim. Daha çok kırsalda yaşayan Kürt insanının yaşadığı doğanın şartlarını yansıtan ve içinde yaşadığı doğa kadar duru olan duygularını içeren şarkıları, tekerlemeleri bilememekle öz geçmişimden kopmuş olduğumu farkettim.

Aynı şekilde Türkiye'den gelen Türkiyeli ailelerin çocukları da eğer Türkçe'den koparlarsa, özgeçmişlerinin zengin kültürüne de yabancılaşacak ve boş kalan hafızaya başka kültürler başka sözler ve en kötüsü de başka değerler girecek. "Merhaba" yerine "Hello" kullanan, "Özür dilerim" yerine "Sorry" diyen Türkiyeli bir  nesil, İngiltere'de çevresinde yaşayan kişilerden bir farkı olmadığını düşünecek. Önce dil ile başlayan benzerlik sonra da kendini hayat tarzında da gösterecek. Anne babaların hayat tarzları değil, çocukların etkin konuşabildikleri dilin yanısıttığı kültürün sunduğu hayat tarzı olacak çocukların tercihi. Daha da acısı anne ve babanın okuyabildiğini çocuk okuyamayacak, çocuk anladığını okumayı tercih edecektir. Kendi öz değerlerimizi anlatan kaynakları okumaktan mahrum kalacak bir neslin durumu can yakıcıdır.

Geçmişimizdeki büyükleri, Mehmet Akif'i, Yunus Emre'yi, Mevlana'yı, büyük başarılar elde etmiş Osmanlı padişahlarını Türkçe'den başka bir dil anlatabilir mi? Hadi Mehmet Akif'in hayatını İngilizce'ye çevirdik peki ya şiirlerini? İstiklal Marşı'mızı İngilizce'ye mi çevirmemiz gerekecek? İstiklal Marşı'mızı anlayamayan ve istiklal mücadelesinde yapılan fedakarlıkları, yaşanan kahramanlıklari bilmeyen bir nesilden ne bekleyebiliriz?


Anne babalar küçük yaşlardan itibaren önce sözlü olarak daha sonraları birlikte okuyarak geçmişimizde yaşanmış ders veren olayları, menkıbeleri, örnek alınacak büyük insanları çocuklarının beyinlerine kazımalılar. Dünya genelinde çok bilinmeyen ve konuşulmayan, perde arkasında kalmış büyüklerimizin yaşantılarıyla zihinleri ve hafızaları beslenen çocuklarımız bulunmaları gerektiği konumu kendileri belirleyecektir. 21 yaşında İstanbul'u fetheden Fatih'in başarısı karşısında gençlerimiz de büyük projelerle büyük çaplı dönüşümlere imza atabileceklerine inanacaklardır.


-----------------------------------------------------------------------------------------------------------


Aşağıda iki dilli (bilingual) bireylerin tek dilli (monolingual) bireylere oranla beyin işlevselliği açısından ne gibi üstünlükleri olduğuna dair somut örnekler yer almaktadır:

1. Sadece İngilizce bilen biri belki de hiç "month" ve "moon" kelimeleri arasında ilişki kuramayacak fakat İngilizce yanında Türkçe bilen bir Türkiyeli çocuk Türkçe'de her iki kelimenin karşılığı olan "ay" sözcüğü sayesinde "month" ve "moon" kelimeleri arasında ilişki olduğunu sezecek. Yakın döneme kadar, Türklerde kameri takvimin kullanılması neticesinde bu iki kavram da "ay" sözcüğüyle ifade edilmiştir.

2. Sadece İngilizce konuşabilen bir kişinin eklerle üretebileceği kelime sayısı, iki dili bilenden çok daha az olacaktır. Aşağıdaki örnekle somutlaştıralım:

receive -----receiver
test---------tester
laugh-------laughter
remind-----reminder
teach-------teacher

Aynı zamanda Türkçe de konuşabilen bir kişi yukarıdakilere benzer kelimeler türetmenin yanında aşağıdaki örneklere benzer daha bir çok kelime türetebilir. Türkçe, sondan eklemeli bir dil olduğundan bu dilde türetilebilecek  kelime sayısı daha fazla. Beyin bu türetme sırasında kurallara uygunluğu otomatik olarak belirlemektedir. Bu da beynin işlevselliğini arttıır:

koymak------koyucu
vermek-------verici
almak---------alıcı
güldürmek----güldürücü
sevindirmek---sevindirici


Yukarıdaki örneklerde kullanılan ekin işlevi aynı fakat kök kelimenin seslerine göre "-cu", "-ci", "-cı", "-cü" olabilmektedir.

Bu örneği bana düşündüren olay,  geçen gün dört yaşlarındaki bir çocuğun "koyucu", "alıcı", "verici" gibi kelimeleri kullanabilmesi oldu. Dört yaşlarındaki bu çocuğun bahsettiğim kelimeleri türetebiliyor olması anadilinin gelişiminin olması gereken seviyede olduğuna dair güzel bir işaret.

3. Türkçe'deki bazı kelimelerin tam karşılığını İngilizce'de bulmak mümkün değil. Aynı şekilde İngilizce'deki bazı sözcüklerin Türkçe tam karşılığı yoktur. Her iki dili iyi bir seviyede kullanabilen iki dilli bir birey tek dilli bireylere oranla daha fazla kavramı öğrenme imkanı bulacaktır.

Engin kelimesinin tam karşılığı İngilizce'de yoktur. Türk Dil Kurumu'nun sözlüğünde "Ucu bucağı görünmeyecek kadar geniş, çok geniş" olarak geçmektedir. Genellikle de denizler için kullanılırç İngilizce'de ise denizler için daha çok "derin" manasına gelen "deep" sözcüğü kullanılmaktadır. Hatta denizci şarkılarında "deep blue sea" diye kalıplaşmış ifadeye sıklıkla rastlayabiliriz.  


"reversible" kelimesini Türkçe'de  tek bir kelimeyle ifade etmek mümkün değil. Tam karşılayabilecek söz grubu "eski haline dönüşebilir" ya da "eski şeklini alabilir"dir.


Yukarıda görüldüğü gibi iki dilli bireyler daha fazla kavramla daha esnek ve çok yönlü düşünebilme üstünlüğünü elde edebilir.


4. Her dilin atasözleri ve deyimleri kendine özgüdür. İngilizce'de masallara "Once upon a time" diye başlarken Türkçe'de "Evvel zaman içinde, kalbur zaman içinde", "Bir varmış, bir yokmuş" gibi sözler kullanılmaktadır. İngilizce'de "once in a blue moon" deyimi Türkçe'de "ayda yılda bir" ya da "kırk yıılda bir"e karşılık gelmektedir. İki dilli çocukların her iki dilde de bu tarz zengin ifadeleri çok etkin bir şekilde kullabiliyor olması düşünce dünyasına büyük katkı sağlayacaktır.

------------------------------------------------------------------------------------------------------------

* Kürtçe'de "ber" öneki, "bir nesnenin önünde, kenarında" anlamına gelir, "çav" ise "göz" demektir.


Birsen YILDIZ



29 Mayıs 2014 Perşembe
Bu ara sosyal medyada Turkiye'deki bir bebek mamasi sirketinin bebek mamalarinda GDO tespit edildigi dolasiyor..

Bununla alakali bir haberi okurken asagidaki yazi ile karsilastim.. "GDO tam olarak nedir? Neden olabildigince sakinmaliyiz? Hatta neden ozellikle cocuklarimizin tuketmesine engel olmaliyiz? " sorularina cok guzel cevaplar iceriyor yazi...

GDOlu urunler ve cocuklarimiza etkileri
22 Mayıs 2014 Perşembe

İngiltere gibi dünyaca kabul gören dile sahip bir ülkede yaşamanın çocuklarımızın kariyeri açısından büyük getirileri var. Birçok aile bu kazanımları dikkate alarak karşılaştıkları zorluklara rağmen İngiltere'de  yaşamayı sürdürmektedir. Bazı aileler de iş imkanlarından dolayı İngiltere'yi tercih etmektedir. Sebebi ne olursa olsun Türkiye'den göç etmiş aileler, bu ülkede hayata tutunmaya çalışırken çok önemli bir noktayı ihmal etmektedir: Acaba yetişecek nesiller Türkçe konuşabilecek mi? 

Bu satırları okuyan birçok kişi çok karamsar bir tablo çizdiğimi düşünmüş olabilir ama yaptığım gözlemlerin neticesinde bu sorumluluğun ebeveynlere bakan yönünün çok ihmal edilidiğine kanaat getirdim. Bu gözlemleri, Türkçe dersini veren bir kurumda eğitimci ve özellikle çocuklarının Türkçe'yi en güzel şekilde kullanmalarını hedeflemiş bir anne olduğum için titizlikle değerlendirmeye çalıştım. Bu çerçevede İngiltere'de doğmuş ya da küçük yaşlarda buraya yerleşmiş farklı yaş gruplarından bir çok çocukla ve bu çocukların anneleriyle görüşme imkanım oldu. Yaptığım gözlemler sonucunda hayatının büyük bir kısmını burada geçirmiş olan çocuklarda şu sorunlarla karşılaştım: (Bu gözlemlerim daha çok 7-13 yaş grubunu kapsıyor.)

* Türkçe'yi akıcı bir şekilde konuşamama: Çocuklar sık sık duraksıyor. Zorlandıkları yerlerde İngilizce konuşmak istiyorlar. Bir iki cümleyi İngilizce ifade ettikten sonra tekrar Türkçe'ye dönüyorlar.
* Türkçe'yi konuşurken İngilizce kelimelere ihtiyaç duyma: Çocukların kelime hazinesi zengin olmadığı için bir çok kavramı İngilizce ifade ediyorlar. Örnek olarak haftanın günleri (Pazartesi vs.) , senenin ayları(Ocak, Şubat vs), vücudumuzun görünen kısımları(tırnak, bilek vs.), verilebilir.
* Deyimler, atasözler gibi kalıplaşmış sözlerin sağladığı zengin anlatıma sahip olamama.
* Türkçe'nin inceliklerini yansıtan fıkra ve şakaları anlayamama veya kullanamama.
* Dinleme beceri eksikliği: Çocuklarla konuşurken uzun cümleler kullandığım takdirde, bir süre sonra anlayamadıklarını yüz ifadelerinden okuyabiliyorum.
* Bir çok kavramı İngilizce'den Türkçe'ye doğrudan çevirerek kullanmak: " My watch has broken." cümlesinde "break" fiili "bozulmak" anlamında kullanılmıştır. Çocuklar bunu "Saatim kırıldı." diye doğrudan çevirip kullanabiliyorlar. Oysa ki doğru çeviri "Saatim bozuldu" şeklinde.
* Dışarıdan her hangi bir Türkçe eğitimi almamış çocuklar Türkçe metinleri ya okuyamıyor ya da okumakta zorlanıyor ve çoğu zamanlar okuduklarını anlayamıyorlar. Aynı şekilde yazı yazarken de çok zorlanıyorlar ve Türkçe'ye özgü özellikle noktalı harfleri kullanamıyorlar.


Yukarıda bahsettiğim problemlerin temelinde Türkçe'nin zengin kullanımına sahip ortamların yetersizliği var. Her ne kadar Türk okulları ve kültür merkezleri Türkçe'ye katkı sağlayacak derslerle çocuklarımızın Türkçe konuşma ortamlarını genişletip, Türkçe'yi daha kaliteli kullanma imkanı sunsalar da anadilimiz olan Türkçe'nin yukarıda bahsi geçen sorunlar olmaksızın kullanılmasında başrolü ebeveynler oynamalıdır. İşte bu yüzden Türkçe eğitimi veren kurumlar bir yandan çocukları bu konuda eğitirken bir yandan da desteğe ihtiyacı olan ebeveynleri ihmal etmemelidir. Daha somut örneklerle devam edelim:

" " Bugün shopping yaptım, çok busydim. Çocuğumun homeworkuna yardım edemedim." kalitesinde cümleler kuran bir ebeveynin çocuğunun kendini Türkçe ile güzel bir şekilde ifade etmesi beklenmemeli. Ama malesef İngiltere'de yaşayan Türkiyeli ailelerde bu seviyede cümlelere çok rastlıyorum. Aşağıda çok sık karşılaştığım yanlış kullanımlar yer almaktadır:

Bugün shopping yaptım.                   Bugün alışveriş yaptım
Çok busyim.                                    Çok yoğunum/ meşgulüm.
Bu olayı ignore edelim.                     Bu olayı gözardı edelim/görmezden gelelim.
Kızım luchboxını unutma sakın.         Kızım beslenme çantanı unutma sakın.
Evde bu rulelara uymalıyız.               Evde bu kurallara uymalıyız.
Hadi tidy up yapalım.                       Hadi odamızı toplayalım/ hadi oyuncaklarımızı toplayalım.
Appointmentim var.                        Randevum var.
Appointment book ettim.                Randevu ayarladım.**
Sinema için ticket book ettin mi?     Sinema için bilet aldın mı?
Birthdayinde alırız.                          Doğumgününde alırız.
Şu busı alman gerekecek.               Şu otobüse binmen gerekecek.
Bugün delivery gelecek.                  Bugün teslimat yapılacak.
Yeni kanepe order ettim.                 Yeni kanepe şiparişi verdim.
Council binası karşıda.                     Belediye binası karşıda.
Appointmentimi cancel ettim.         Randevumu iptal ettim.
Bir tissue versene.                            Bir kağıt mendil versene. ***
Şurda "right lane"e geç.                  Şurda sağ şeride geç.
Sunday günü pikniğe gidelim.            Pazar günü pikniğe gidelim. ****
Bu işi support edelim.                       Bu işi destekleyelim.
Confirm etmeyen arkadaşlar var.      Onaylamayan arkadaşlar var.


Anne babalar yukarıdaki örneklere benzer hataları sık sık yapıyorlarsa çocuklarına aktardıkları Türkçe'nin şöyle bir on yıl sonra nasıl kullanılacağını hayal etmeliler. Dolayısyla yabancı ülkelerde özellikle dünyada hakim kültürün ve teknolojinin dili olan İngilizce'nin konuşulduğu yerlerde anadilimiz Türkçe ve ülkenin resmi dilinin kullanıım alanları çok keskin sınırlarla birbirinden ayrılmalıdır. 

Yukarıda verdiğim örneklerin çoğu annelere ait. Babaların durumunu ayrı değerlendirmek gerekecek. Evin geçimini üstlenen babalar, çoğunlukta hakim dil İngilizce'nin yoğun kullanıldığı alanlarda çalıştıkları için, annelere oranla sosyal hayatta daha fazla İngilizce'ye maruz kalıyorlar ve Türkçe karşılığı olmayan kültüre ait yerel kelime kullanma gereksinimleri daha fazla oluyor. Bu yüzden çok daha girift cümleler kurabiliyorlar. İş hayatına ilişkin birçok kelimenin doğrudan Türkçe karşılığı olmadığından kendi işleriyle ilgili konuştuklarında İngilizce kelimeleri kullanmaları kaçınılmaz ve bir derece hoş görülebilir. Mesela lokanta işleten bir beyefendinin bir Türk müşterisine " "take away" mi istersiniz?" şeklinde bir cümle kurması gayet normal. Fakat aynı kişi evde baba rolüyle çocuğuyla oyun oynarken, muhabbet ederken kullanacağı dile özen gösterebilir ve mümkün olduğunca yabancı kelimelerden arınmış, duru bir Türkçe'yle iletişim kurabilir ve kurmalıdır.

Ebeveynlerin konuştukları Türkçe'nin duru olmasının yanında çocuklarıyla ne kadar ve hangi kalitede zaman gecirdikleri de çok önemli. Beraber gecirdikleri sürede ne kadar sözel iletişim kurabiliyorlar ve daha da önemlisi hayatlarında Türkçe'nin inceliklerini keşfedebilecekleri etkinliklere ne kadar yer veriyorlar ? Çocuğunun dil gelişimini dikkate alan bir baba, çocuğuyla oynadığı bir futbol oyununda bile anadili gelişimi için fırsatlar bulabilir. Çocuğuyla futbol oynarken, " Berabereyiz!" "BEN kazandım!" "Seni geçtim" " Bana yaklaştın." " Bana yetişemezsin", " Topu kurtardım" " Tekrar oynayalım", "Bir daha dene!" gibi sözler yoğun bir şekilde ve heyecanla kullanılacağından dolayı hem kalıcı öğrenme gercekleşir hem de sözler belirli bir durumu anlatmak için kullanıldığından çocuklarımız mantıksal ilişki kurmayı öğrenir. Mesela kendisi 5, babası 3 gol atmış bir çocuğun babası bir gol daha attığında, çocuk, "Bana yaklaştın." diyerek yaşanan durumu en iyi anlatacak sözü seçmiş olur. Böyle bir oyun aynı zamanda henüz matematikle tanışmamış, ya da matematik eğitiminin başlarında olan yaş grupları için de matematik zekayı geliştirme adına bir fırsattır. -Yeri gelmişken belirtmiş oldum.-

Yukarıdaki örnekte görüldüğü gibi çocuğuyla nitelikli zaman geçiren ve oyunları çocuklarının gelişimi adına fırsat gören ebeveynler, anadilinin gelişimine de bu şekilde büyük katkı sağlayabilirler.

Türkçe'yi geliştirmede en etkili yollardan birisi de çocuklarımızın ilk yıllarında biz ebeveynlerle sonraları da kendilerinin, kaliteli bir Türkçe'yle yazılmış kitaplar okumalarıdır. Çocuklarımızın henüz okuma yazma bilmedikleri dönemlerde onlarla düzenli bir şekilde Türkçe hikaye ya da masal kitaplarını hem yüzünden okuyarak hem de açıklamalarımızla zenginleştirerek sunarsak onlar da bir çok kelimeyi, mecazi anlatımları vs. süngerin suyu çektiği gibi çekecek ve zamanı geldiğinde anlamına uygun bir şekilde kullanacaktır. Daha sonraları ise Türkçe okuma-yazmayı öğrenen çocuklarımız kendileri Türkçe kitaplar okuyarak kelime hazinelerini geliştrirebilirler. Okuduğu kitapları anlatması ve paylaşması için kendine imkan tanınmış çocuklar sadece okuma değil aynı zamanda konuşma becerilerini de geliştirecekler.

Özetle, çocuklarımızın yabancı ülkede Türkçe'ye yabancı birer birey olarak yetişmemeleri için ebeveynler olarak bize çok işler düşüyor. Yabancı ülkede yaşayan bazı anne babalar Türkçe'nin neden bu kadar önemli olduğunu merak ediyor olabilir. Yine bazıları da okur-yazarlık seviyesinde Türkçe kullanımını gereksiz görüyor da olabilir. Bunun izahı da başka bir yazı konusu....




                        
*"Randevu" kelimesi dilimize çok sonraları girmiştir ama "appointment" kelimesine kıyasla daha Türkçeleştiği ve topluma mal olduğu için bu kelimenin kullanılması uygun olabilir.

**"Booking" kelimesinin tek bir karşılığı yok. Bazı kullanımlarda "ayarlamak", bazen de "yer ayırmak" bazen de "satın almak" anlamında kullanıldığı için tek bir kelimeyle ifade etmek daha kolay oluyor. Bu yüzden genellikle bu kelime tercih ediliyor.

*** Markasından dolayı mendil yerine çoğu zaman "Selpak" kelimesi kullanılıyor.
**** Sadece Pazar değil haftanın diğer günleri de sıklıkla İngilizce ifade ediliyor.


Birsen YILDIZ










12 Mayıs 2014 Pazartesi
Bugün çocuklarımla birlikte misafirlerimizi uğurlarken, güneş ışığı altında yağmur ciselemeye başladı. Bu, gökkuşağının habercisiydi. Sonra yavaş yavaş bütün ihtişamıyla gökkuşağı göğü bir kuşak gibi sarmaya başladı ve düğümü attıktan sonra da endamıyla bizleri kendine hayran bıraktı. Çocuklarımla dış kapının eşiğinde oturmuş vaziyette o güzel tabloyu şöyle yaklaşık on dakika izleyip kendimizce yorumlar yaptık. Bu güzel dakikaları yaşamış olmanın verdiği sevincin yanında, bir de bana düşündürdükleriyle de gökkuşağı renkliliğindeki bu anlar, "unutulmaz anlar" kategorisine yazılmayı hakketti.

Kainata serpiştirilen bütün oluşumların verebileceği mesaj sayısı sonsuz. Yeryüzünde gelmiş geçmiş bütün insanların yaşadıkları an sayısınca mesaj taşıyor bu oluşumlar. Bu da aslında en mükemmel varlık olarak yaratılan insanın kainatla etkileşiminin ne kadar renkli ve çeşitli olabildiğinin bir göstergesidir. Dolayısıyla, gökyüzünde bütün ihtişamıyla beliren bir gökkuşağı, mesajları okumaya gayret eden her insana farklı şeyler düşündürebilir. Çocuklarımla yaşamış olduğum bu güzelliğin bana düşündürdüklerini ve katkılarını müsadenizle burda paylaşacağım:

"Gözalıcı çok renklilik",  "çocuksuluk"un göstergesidir. Bunu söyleyen bir "renk uzmanı". Seminerine katıldığım renk uzmanı bir hanım, renklerin dilinden bahsediyordu. Seminerin başında, herkesten sevdiği rengin ne olduğunu düşünmelerini ve seminerin sonunda açıklamalarını rica etmişti. Benim için buna karar vermek kolay olmadı ama en sonunda aslında her rengin canlı tonlarını sevidiğime kanaat getirdim. Bunu renk uzmanı hanımla paylaşınca, bana içimde büyümemiş bir çocuğun olduğunu ve meslek olarak da çocuklarla yakından iletişim kurabileceğim bir işi tercih etmemin uygun olacağını söylemişti. Bu yorumun beni ne kadar anlattığı bir yana, sonuç olarak çok canlı tonların ve renkliliğin çocuksuluğu ifade ettiğini öğrenmiştim. Bugün, gökkuşağı renkliliğinde anları yaşadıktan sonra ise gökkuşağı üzerine daha detaylı düşününce bunun doğruluğuna aynelyakin inanmış oldum. Çünkü gökkuşağı, bana, herzaman, renkliliğiyle ve parlaklılığıyla çocukları hatırlatır. Ayrıca, çocuk kitaplarında, yapbozlarda, duvar resimlerinde çok sık karşılaştığım bir nesnedir gökkuşağı. Bugünkü tecrübemle de diyebilirim ki çocuklarla çocuklaşabileceğimiz, hayretlerimizi birbirimizle paylaşabileceğimiz, çocuksu sevinçle rahatlayabileceğimiz anların aktörüdür gökkuşağı.



Hayretlerimiz sadece gökkuşağının ihtişamıyla sınırlı kalmamalı bence. Çocuklarla kainattaki bir çok oluşumu hayretler içinde izleyerek, Rabbimiz'in çocuklarımızın içine yerleştirdiği tefekkür çekirdeğini sulamak ve beslemek adına çok önemli bir işi yerine getirmiş oluruz. Yağmur damlalarının yere değişi, şimşeğin çakması, güneşin doğması - batması, uçağın ve kuşların havada uçabilmeleri, balıkların yüzebilmeleri gibi artık sıradanlaşmış güzellikleri hayretlerle yaşamak onların kainata bakışını şekillendirecektir. Güneşin doğduğu anda dünyada yaşanan değişimler dikkatlerini çekecek, belki de ömürleri boyunca o saatlerde uyumayı büyük bir kayıp olarak görecekler. Oysaki yetiştkinler olarak birçoğumuz itibariyle o güzel dakikaları yaşamadan yaşlanmıyor muyuz? Gecenin en bereketli vakitlerini, teheccüdle ve tefekkürle değerlendirmeksizin geçirdiğimiz ömrümüzü karanlık bir kabrin habercisi ilan etmiş olmuyor muyuz? "Fecr", "Duha", "Leyl" gibi surelerle dikkatlerimizi günün farklı zaman dilimlerine çeken Rabbimiz'in bir çok mesajının gizli olduğu bu anlardan  bihaber yaşamak büyük bir mahrumeyet değil mi? Çocuklarımıza bu mahrumiyetleri yaşatmamak adına onlarla kainattaki oluşumları hayretler içinde izlemek, farklı zaman dilimlerini hissetmelerini sağlamak işte bu açıdan çok değerlidir.

Kainattaki değişimleri -ki özellikle bu değişimler gökkuşağının ihtişamı ya da şimşeğin çakması gibi çok keskinse ve kısa bir süreyle vazifesini eda edecekse- bu anlarda yapılacak en güzel şeyin ibadet etmek olduğunu Efendimiz(sav)'in bildirmesiyle anlıyoruz. Güneş ve ay tutulmalarında husuf ve küsuf namazlarının kılınması, farz namazın vaktinin güneşin doğuşu, batışı ya da gün içinde gökyüzündeki konumu dikkate alınarak belirlenmesi, Ramazan ayının başlangıcının ve bitişinin, hilalin görünmesine bağlı olması, ibadetler ve kainattaki değişimlerin birbiriyle ne kadar irtibatlı olduğunun çok açık bir göstergesidir. O halde, çocuklarla bu oluşumları, hayret makamında izlemenin yanında duayla, çok kazançlı bir ibadet olan tefekkürle ve Allah'ı zikretmekle değerlendirmek çok daha yerinde olacaktır...

Birsen YILDIZ

5 Mayıs 2014 Pazartesi
Geçen hafta bir ortamda birkaç arkadaş çocuk yetiştirmeyle alakalı çok güzel bir programı tavsiye ettiler: "Aile Rehberi" . O günün akşamı hemen ilk karşıma çıkan "Mutluluk" bölümünü izlemeye başladım. Daha ilk cümlelerde arkadaşların anlattıkları kadar varmış dedim. Söylenen sözler o kadar anlamlı, o kadar samimiydi ki can kulağıyla ve büyük bir memnuniyetle programı izledim. Şimdiye kadar da bir kaç bölüm izlemiş oldum. Az öncr yine izlerken bu program hakkındaki izlenimlerimi blogda paylaşma isteği doğdu bende. Blogun takipçisi hanımlardan eğer bu programla tanışmamış olanlar varsa böylece tanışmaya vesile olurum diye düşündüm.

Yıllardır televizyon kanallarında yayınlayan pembe diziler, bayağı kadın programları yüzünden kadınlarımızın heba edildiğini düşündüm "Aile Rehberi" programını ilk izlemeye başladığımda. Bu programda emeği geçen bütün herkese, özellikle konuşmacılardan Allah razı olsun diyorum. Daha fazla hanımın istifade etmesini arzu ediyorum. İlgilenenler için bağlantıyı aşağıda veriyorum:

http://www.kure.tv/inanc/941-aile-rehberi/7/



24 Nisan 2014 Perşembe
Adem Güneş'in Aksiyon Dergisinde yayımlanan 21/04/2014 tarihli yazısı:


"Katıldığım bir seminer sonrasında, yaşlıca bir amca yanıma geldi.

“68 yaşında öğretmen emeklisiyim. En küçük oğlum 45 yaşında. Beni buraya davet ettiğinde, ona ‘Ben yaşlı başlı bir adamım, çocuk eğitimi ile bundan sonra ne eşim olur. Bırak evde kalayım.’ dedim. O ısrar etti: ‘Çocukların yok ama çocukluğun var, inat etme gel hadi!’ Bu söz bana dokundu. Hiç düşünmemiştim benim çocukluğum da mı vardı diye… Şimdi senin programını dinleyince içime bir şey battı. Kendimi düşündüm… Baktım… Ben hiç…”
Sonra boğazında bir şey düğümlendi, konuşamadı… Sanki elinin tersi ile bir şey iter gibi yapıp sırtını döndü gitti.
İçim acıdı…
Ardından bakakaldım… Kamburu çıkmış, sırtında koca bir çocukluğun öyküsünü taşır gibi kalabalığın arasına karıştı gitti…
Sonra 6 yaşındaki kızlarının sorunları için bir aile geldi yanıma.
Anne çok dertli: “Hocam, kızımızla başımız dertte. Okuluna bir türlü uyum sağlayamadı. Öğretmeni bir taraftan her gün mesaj gönderiyor, ‘Kızınız bugün de ödevini yapmadı’ diyor. Kızım inat ediyor, ‘Hayır yapmayacağım’… Odasını bir görseniz, darmadağın… Bana karşı geliyor, babasına karşı geliyor… Bir alışveriş merkezine gitsek, yanımızda durmuyor, sağa sola kaçıyor… Artık bu durum eşimle çatışmalara dönüşmeye başladı…”
“Kızınızla çatışmalarınız eşinizle neden probleme dönüşüyor ki?” diye sordum.
-Hocam, ben ödevini yapsın diye zorluyorum, eşim ‘Bırak, yapmazsa yapmasın, o daha çocuk.’ diyor… Ben ‘odanı topla’ diye baskı yapıyorum, eşim ‘Çocuğa baskı yapma yeter ki, bırak ben toplayayım.’ diye yüz veriyor…
Döndüm, beyefendiye baktım…
Kadıncağıza sordum: “Siz nasıl çocuktunuz?”
-Hocam, biz çocukluğumuzu mu yaşadık sanki… Benim rahmetli annem, çok titizdi… Biraz sert bir kadındı, ben daha küçük yaşta ütü yapmayı biliyordum. Bizimkisi ütülenmiş kıyafetlerini dolaba koymasını bile bilmiyor…
Ne acı bir tablo… Kızının çocuksu duygularını yaşamasına fırsat vermeyen ve onun bir an önce yetişkin olması için ha bire çekiştiren bir anne…  
Başka bir zaman, 16 yaşındaki oğlunun sinirli haline yardım almak için bir aile geldi yanıma…
Uzun uzun konuştuk, dertleştik…
Baba, “Hocam, çok çabuk büyüdü… Ne zaman büyüdü fark edemedik… İş, güç, telaş derken bu yaşa geldi… Hatamızı biliyoruz… İhmal ettik… Küçükken etrafımızda gezinip dururdu, bir şeyler anlatmak için ha bire çabalardı… Oyun oynamak isterdi, geçiştirirdim, sıkılırdım… Şimdi o bizden sıkılıyor… Oğlumu yeniden istiyorum.” diye kirpiklerini sildi…
İçim acıdı, ama ülkemizdeki ebeveynlik manzarası bu…
Çocukluk öyküleri hiç yazılmadan yetişkinlik yıllarını yaşama telaşına düşüyoruz, üzgünüm…
Ne de az tanıklarımız var çocukluklarımızın, çocuksu duygularımızın… 
Bir anne babadır hâlbuki çocuğunun en yakın tanığı ama hızlı geçen yılların pişmanlıkları ile dolu ebeveynlik hatıraları…
Bir ebeveyn çocuğuna ödev yaptırabildiği kadar değil, onun duygularına tanıklık yapabildiği kadar ebeveyndir… Yaşanmamış çocukluk yıllarıdır ebeveyni duyarsızlaştıran ve kendi çocuğuna da çocukluk yıllarını yaşatmayan gerçek…
İyi ebeveyn çocuğuna yaptırım uygulayabilen değil, onun çocukluk yıllarını yaşarken tanık olan ebeveyndir.
Bırakın çocukları, çocukça yaşasınlar, ileride zaten hayat onlara “yetişkin hüznünü” tattıracak, aceleniz ne?"